Bazı semboller vardır; zamana direnmez, zamanla derinleşir.
Gül de onlardan biridir.
Binlerce yıldır yalnızca bir bitki olarak değil, bir mesaj, bir duruş ve bir anlam taşıyıcısı olarak var oldu. Kralların bahçelerinde, şairlerin dizelerinde, ressamların tuvallerinde ve bugün modern hayatın en özel anlarında…
Gül, tarih boyunca kendini sürekli yeniden tanımladı.
Antik Yunan ve Roma dönemlerinde gül, yalnızca güzelliğiyle değil, tanrısal bir sembol olarak da kabul edilirdi.
Aşk tanrıçalarıyla ilişkilendirilen gül;
tutkuyu,
arzuyu,
dünyevi hazları
temsil ediyordu.
Roma’da gül yaprakları, zafer kutlamalarında ve seçkin sofralarda kullanılırdı. Bu dönemde gül, statü göstergesiydi.
Zaman ilerledikçe gülün anlamı daha içsel bir boyuta taşındı.
Özellikle Doğu kültürlerinde gül;
saflığı,
ilahi aşkı,
ruhsal yolculuğu
simgeler hale geldi.
Şiirlerde ve minyatürlerde gül, çoğu zaman ulaşılamayan güzelliğin metaforu olarak kullanıldı.
Bu dönemde gül artık sadece görülen değil, hissedilen bir semboldü.
Bugün gül, geçmişten aldığı tüm bu anlamları modern hayatın içine taşır.
Bir gül vermek;
yüksek sesle konuşmak değil,
abartmak değil,
açıklama yapmak değil…
Doğru anda, doğru duyguyu sessizce ifade etmektir.
Bu yüzden gül hâlâ:
en özel anların,
en zor cümlelerin,
en derin duyguların
tercihidir.
Çünkü gül, trend değildir.
Kültürdür.
Renkleri, formu ve geçmişiyle her dönemde kendine yer bulur. Değişen sadece kullanım şeklidir; özü değil.
Bugün gül, modern tasarımlarla yeniden yorumlanır ama taşıdığı anlam hâlâ aynıdır:
Zarafet, özen ve anlam.
Gülün hikâyesi, aslında insanın duygularla kurduğu bağın hikâyesidir.
Dün olduğu gibi bugün de, bir gül bazen söylenemeyen her şeyi anlatır.
Ve belki de bu yüzden,
hiçbir çiçek onun yerini tam olarak alamaz.